`Eğitim ve öğrettimde gönül duyarlılığı olmalı`

25-06-2014 0 Yorum Röportaj

Halil İbrahim Kutlay İle Eğitim Üzerine Röportaj

Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay: 1957 yılında Bursa’da doğdu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünden 1977 yılında mezun oldu. Kağıthane İmam Hatip Lisesi’nde bir süre İngilizce öğretmenliği yaptı.Suudi Arabistanda 16 yıl kaldı. Mekke Ümmül-Kura Üniversitesi’nde Hadis dalında hazırladığı Yüksek Lisans ve Doktora tezlerini “Pekiyi” derece ile verdi. Almanya, Avusturya ve Kanada’da Din ve İrşad Görevlisi olarak görevlendirildi.

Marmara Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belağatı Anabilim Dalı`nda Öğretim Görevlisi olarak görev yaptı. 2001-2009 yılları arasında İlim Yayma Cemiyetinde Eğitim Danışmanlığı yaptı. AGD, İSAV, Safa Vakfı, İlim Yayma Vakfı gibi vakıf ve kuruluşlarda ders ve konferanslar verdi. 2010-2011 yıllarında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı. 2012 yılından bu yana İstanbul’da, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görevlidir. Ayrıca 18 yıldır İstanbul’da Fatih Camii’nde “Fahrî Vaiz” olarak görev yapmaktadır.

Pek çok ilmi çalışmalarının ve tercüme eserlerinin yanında Allah Resulünden Hayat Ölçüleri, İmandan İhlasa Aileden Topluma Nebevi Mesaj, Peygamberimizin Gençliğe Yaklaşımı gibi kitapları vardır.

İslamî Hayat: Hocam, hadis ilminin İslamî ilimler içindeki yeri nedir?

Halil İbrahim Kutlay:
Hadis ilmi, Peygamber Efendimizin sözleri, fiilleri, takrîrâtı, (ashabının yaptığını görüp de reddetmediği davranışlar) tasvibi, güzel ahlakı ve onun yaratılışı ile ilgili her türlü bilgiye dair ilimdir. Kuran-ı Kerim’i en güzel açıklayan, en güzel tatbik eden ve yorumlayan Peygamberimizi konu almaktadır. Hadis ilmiyle biz kulluğu öğrenmekteyiz. Peygamberimizin ahlakını öğrenmekteyiz. İslam tarihini öğrenmekteyiz.

Tasavvuf dediğimiz gönül erbabının önem verdiği zühd, takva, zikir, ihlas ve benzeri konuları bize Peygamberimizin hadisleri öğretmektedir. Fıkhî kaidelerin temelleri kuran ayetleri ile hadislere dayanmaktadır. Tabi icma ve kıyasla birlikte. Kısacası Müslümanca yaşamanın ilminin de kaynakları da hadisdedir. İmam Malik’in dediği gibi, “Hadis ilmi, Hz. Nuh’un gemisi gibidir, ona tabi olup binen kurtulur, ona binmeyen boğulur.” Her Müslüman Kuran-ı Kerim’i doğru anlamak için hadis-i şeriflere muhtaçtır.

Hadis ilmi, öğrenmesi tatlı, hoş bir ilimdir. Fıkıh ilminde kesinliğe ulaşmaya çalışırsınız, farz, vacip, sünnet, müstehab gibi. Tefsir ilminde bir ciddiyet vardır; çünkü Allah`ın kitabının açıklamasını yapıyorsunuz. Hadis ilminde de ahlakî güzellikler, tavsiyeler ve Nebevî mesajların tatlılığı vardır. Bir Müslüman’ın ulaşması gereken manevî dereceleri hadis-i şeriflerde bulması mümkündür. Dolayısıyla, hadis ilmiyle meşgul olan âlimlerin manevî, ruhanî yönleri daha farklıdır. Gönül erbabı hadis ilmine ayrı bir önem vermişlerdir.

İslam tarihinde bir hadis-i şerif almak için bir aylık yola giden İslam âlimleri varken günümüzde evimizdeki hadis kitaplarını okumaktan uzağız. İslam medeniyetinde, mesela Endülüs’te saraya bir gelin alınacağı zaman, “İlim sahibi olsun mesela en azından Muvattâ’yı ezberlemiş bir hanım olsun.”denilmiş; yapılan bir araştırmada en azından iki yüz kadar kızın İmam Malik’in Muvattâ adlı hadis kitabını ezbere bildiği görülmüştü. Tarihte sadece Endülüs değil, Basra, Kûfe, Buhara, Mısır ve İstanbul’da her zaman hadis ilmine büyük bir ilgi olmuştur.

İslamî Hayat: Günümüzde hadis ilminin durumu konusunda nasıl bir manzara var?

Halil İbrahim Kutlay:
Maalesef dün olduğu gibi bu gün de, Peygamberimiz’in Sünnet’ine layık olduğu önem ve değeri vermeyenler, birtakım asılsız iddia ve şüphelerle Sünnet’e gölge düşürmek isteyenler, sünneti yok sayarak Kur’anı tek kaynak ve tek delil olarak kabul edenler, Kur’anın sadece meal ve tercümesiyle yetinenler vardır. Kur’an ve Sünnet gibi birbirinden ayrılamayacak olan iki temel kaynağın birbirinden ayrı, birbiriyle çelişkili olduğunu iddia edenler dün de vardı, her zaman bulunacaktır.

Sahabe-i Kiramın; hadis-i şerifleri hayat iksiri, şifa kaynağı ve mutluluk reçetesi olarak telakki etmeleri konusundaki hassasiyet ve titizlikleri, tarih boyunca bütün mü’minlerce örnek alınmış; iman, edep, takva ve cihad erbabı mü’minler hadis-i şeriflerdeki hayatî ölçüleri büyük bir özen ve itina ile uygulamaya çalışmışlardır.

İslamî Hayat: Hocam sizin Peygamberimizin eğitimciliği konusunda da çalışmalarınız var. Biz bir aile dergisi olarak okurlarımızla paylaşmak istiyoruz, Peygamberimizin eğitimcilik yönünden nasıl istifade edebiliriz? O nasıl bir muallim idi?

Halil İbrahim Kutlay:
Peygamberimiz bize kendisini takdim ederken “Allah beni kolaylaştırıcı bir muallim (öğretici, eğitici) olarak gönderdi” (Müslim, Talâk 29) buyuruyor. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz, Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle de, kendi ifadesiyle de muallimdir. Yalnız onun eğitimciliği ledünnî, vehbî, Rabbanî idi. Yani Cenab-ı Hak tarafından tayin edilmişti. Günümüz eğitimcileri, pedagogları, anketlere, istatistiklere, deneyimlere ve birikimlere dayanmaktadır. Aleyhissalatu vesselam ise Cenab-ı Hakk’ın emrettiğini yerine getirmek suretiyle eğitim yapıyordu. İşte bu yüzden O sadece o bölgeye ve o zamana değil kıyamete kadar gelecek bütün insanlara hitap ediyordu.

Kuran-ı Kerim’de buyruluyor ki: “Allah`tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen sert, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” (Al’i İmran, 159) Peygamberimizin eğitiminde sevgi ve şefkat hâkimdi. O insanları cahiliyye karanlığından kurtarıp hidayetin aydınlığına kavuşturmuştur.

Mekke dönemine baktığımız zaman onun eğitiminde “Erkam” modelini görürüz, yani ev sohbetleri. Ama Medine-i Münevvere’de eğitim müesseseleşmiştir, artık“Suffe” denilen yatılı bir okul kurulmuştur. Ama bu okul tarihin en sade okuludur. Üstü hurma dallarıyla örtülü, yer topraktır. Burada genç, bekâr, yoksul ama zeki ve çalışkan öğrenciler kalırlar, Sevgili Peygamberimizden özel ders alırlardı. Ebu Hüreyre, Ebu Said el-Hudri, Muaz bin Cebel radıyallahuanhümecmeıyn ve benzerleri suffeden yetişmişlerdir. Komutanlar, Kur’an muallimleri, zekât memurları, valiler, eğitimciler, davetçiler elçiler ve o gün için gerekli elemanlar suffede yetiştirilirdi. Peygamberimiz onları bir yere görevli göndereceği zaman onları imtihan ederdi.

Peygamberimizin eğitiminde gönüllere hitap edilirdi, onun metodunda gözyaşı ve gönül duyarlılığı, kalp haşyeti hâkimdi. Ebu’l-Hasen en-Nedvî diyorki: “Modern eğitim iki şeyi öğretemedi, gözyaşı hassasiyeti ve kalp ürpertisi” Bütün teknolojik imkânları eğitime uygulayabilirsiniz ama gönle hitap edemezseniz kaybedersiniz.

Bakın hadis-i şeriflerin toplanmasındaki endişe nedir? Halife Ömer bin Abdulaziz, halifeliği zamanında İbn-i Şihab ez-Zührî’ye hadislerin toplanması görevini vermişti. Çünkü savaşlarda Kuran muallimleri, hafızlar ve muhaddislerden pek çok kimsenin şehit olması üzerine, hadisler bir araya getirilmiş, hadis kitapları yazılmaya başlanmıştı. O zaman mescidler eğitim merkeziydi, sütunların dibinde hadis imamları ders halkaları, hadis meclisleri teşkil ederek öğrencilere hadis dersi verirdi. Sonraki dönemlerde de bu devam etmiştir. Tekrar bu Nebevî eğitim metoduna dönmemiz ve Kuran ile hadisi birbirinden koparmadan birlikte öğretimini geliştirmeliyiz.

İslamî Hayat: Tasavvuf yolunda nefsi terbiye ve tezkiye etmenin, İslam’daki kaynaklarından da bahseder misiniz?

Halil İbrahim Kutlay:
Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde nefse dair bir tespit, bir de teşhis yapıyor. Allahümme innîe’ûzübike min ‘ilmin la yenfa’ ve min kalbin lâ yahşa’ ve min nefsin lâ teşba’ ve minda’vetin lâ yüstecâbulehâ.” Meali: “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan, sana sığınırım.”

Buna göre ilim faydalı olacak, kalp ürperecek, nefis kanaatkâr olacak, dualar kabul olacak. Sonra Rasulullahsallallahu aleyhi ve sellem efendimiz dua etmeyi öğretiyor:

“…Allahümmeâtinefsîtakvâha, ve zekkihaentehayru men zekkahâ, enteveliyyuhâ ve mevlâhâ.”

“…Allah`ım! Nefsime takva (günahlardan sakınma)duygusunu ver ve onu (her türlü kirli duygulardan)arındır, Sen arıbnıdıranlarıntemizleyenlerin en hayırlısısın. Onun koruyucusu ve efendisi de sensin..” (Müslim, “Zikir”, 73)

Peygamberimiz bu duayı bizim için yapıyor, bize öğretiyor. Bu özellikler bütün nefislerde var, mesele onları nasıl yönlendireceğiz? Mesela bütün nefislerde hırs var, ama bu hırsı ilme mi yönlendireceğiz, dünyalık mala, makama mı yönlendireceğiz? İnsanın içinde şiddet var, bu şiddeti cihada mı yönlendireceğiz, fitneye mi yönlendireceğiz, kavgaya mı yönlendireceğiz? Bu duygular var içimizde… Bu duyguları, namusu, dini, imanı savunmak için mi kullanacağız? Yoksa nefsimiz için mi kullanacağız? Mesela insanda vakar olursa, ağırbaşlılık olur, nefsanî gurur olursa çirkin bir huy olur. İnsanda kıskanma duygusu var, birisinin elindeki nimetin gitmesi için kullanılırsa bu haset olur ama “Bende de olsa,” diye olursa imrenme olur, gıpta olur.

Duyguların yerinde kullanılması için terbiye edilmesi gerekir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ashab-ı kiramı böyle terbiye etmiştir. Ondan sonraki nesillerde de Aleyhissalatuvesselam Efendimizin mirasçıları olan âlimler, mürşidler de onun terbiye yöntemini tatbik etmişlerdir.

Gençlerde güçlü olmaktan gelen gurur var, yaşlılarda tecrübeden gelen gurur var, ilim sahibi olanlarda ilimden gelen gurur var, gururu kırmak gerekiyor. Bu gururu kim kıracak? Cumhurbaşkanının gururunu kim kıracak? Diyanet İşleri Başkanının gururunu kim kıracak? Onun emrindekiler kıramaz. Talebe hocasının gururunu kıramaz. İşte bu nefis hastalıklarını “gönül erbabı” tedavi ediyor. Necip Fazıl gibi bir meşhur kişi, Abdulhakim Arvasî’nin sayesinde bir gönül adamı oluyor.

Tasavvuf, sünnetin süzülmüş şeklidir. Hadis-i şerifleri süzdüğünüz zaman zühd, takva, ihlas, zikir, ahlak konuları damlar. Tasavvufun esası olan bu temel esaslar hep Nebevî terbiye yönteminde mevcut olan hususlardır. Tasavvufun ilk adı zühddür; sahabe, tabiin, tebe-i tabiin zamanında zühd deniyordu. Abdullah ibn-i Mübarek’in Kitab’ul-Cihad bir kitabı, Kitab’uz-Zühd isimli bir diğer kitabı var. Ahmed bin Hanbel, Kitab’üz-Zühd’ü yazdı.

Zühd, dünya sevgisinden uzaklaşmak demektir. Dünyadan nasıl uzaklaşacaksınız, ehli dünyanın içindeyiz? İşte gönül ehlinin sohbetleri sayesinde, hakiki mürşid-i kâmillerden ders alarak. Hadis-i şeriflerde verilen ders de budur. Ama hakiki zühd nedir? Malik bin Dinar’a “Ya Zahid” diye hitap ettiler. Dedi ki, “Ben zahid değilim, asıl zahid, Halife Ömer bin Abdulaziz’dir. Asıl zahid, sarayda olup da zahid olandır. Benim gibi kulübede olup zahid olmak kolay.” Asıl makam ve mevki sahibi olup, mal mülk sahibi olup dünyaya gönül vermemektir zühd.

Şunu da söyleyelim, Fatih Sultan Mehmet derviş olmak istemişti, hocası Akşemseddin hazretleri müsaade etmedi, “Bir saat adaletle hükmetmen, bir sene nafile ibadet etmenden daha hayırlıdır” diye. Osmanlı padişahları, sultan hil’ati içinde derviş olmaya çalışmışlardır. Yavuz Selim, diyarlar fethetmiş, sefer dönüşünde Gebze’de istirahat emri veriyor. Vezir: “Padişahım, bu durumda İstanbul’a gece gireceğiz.” Diyor. Sultan: “Ben de zaten öyle istiyorum.” diyor. Gündüz girerse ihtişam olacak, halk tezahürat yapacak, nefsine gurur gelecek diye korkuyor.

İmam Şafiî diyor ki “İlimle hilim bir kişide birleşirse ne kadar güzeldir!” Bir kişinin çok ilmi var ama yanına yaklaşamıyorsunuz, fırça atarsa, sert davranırsa, sorumu garip karşılarsa diye çekiniyorsun. Mesafeli duran ilim adamı, derin bir kuyu gibidir, ne kadar kova uzatırsanız uzatın istifade edemezsiniz.

İslamî Hayat: Hocam gerçi biraz söylediniz ama biraz daha açmanızı istiyoruz. İslam’da dünya ile ahiretin dengesi nasıl olmalıdır?

Halil İbrahim Kutlay:
Dünya ile ahiret hakkında bize rehberlik yapabilecek bir ayet-i kerime vardır:

“Allah`ın sana verdiği imkânlarla ahiret yurdunu arzula; dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et…” (Kasas, 77)

Yani, Allah`ın verdiği gençlikle, ömürle, malla, imkânla, iktidarla, güç ve kuvvetle öncelikle ahireti hedefle. Onları ahiret için sermaye bil, dünyadan da nasibini unutma. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir duasında buyuruyor:
“Allahım, dünyayı en büyük endişemiz ve ilmimizin ulaşacağı son nokta eyleme!” (Tirmizî, Daavât, 80)

Müslümanın asıl yatırımı ahiret olmalıdır. Peygamberimiz kurban kesmişti. Hz. Âişe annemize dedi ki: “Kurban etini ne yaptınız?” “Ya Rasulallah hepsini dağıttık, bir tek şu kürek kemiği kaldı.” “Hayır ya Âişe o hariç hepsi bizim oldu.” (Tirmizî, Kıyâme, 33)

İslamî Hayat: Peygamberimizin sünnetine göre ümmetin birliğinin önemi nedir?

Halil İbrahim Kutlay:
Kuran-ı Kerim kulluğu emrediyor, Kuranı açıklayan da sünnettir. İslam’ı yıkmak isteyenler, âlimlerin ve mürşidlerin itibarını yok etmekle işe başladılar. Sonra sünnete saldırdılar. Sonra da sıra Kuran-ı Kerim’e gelecek. Bu sebeple sünnet-i seniyyeye sarılmak, İslam’ı korumak için en büyük kalkandır.

Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesi ümmetin birliğini emrediyor. Peygamberimiz Medine vesikasında, ilk İslam anayasasının, ilk maddesinde “yedünvahide” ifadesi geçer: “Müminler tek eldir, tek bir yumruk gibidir.” Sünnet-i seniyyeye baktığımız zaman, İslam kardeşliğini bozan her şey ya haramdır, ya mekruhtur. İslam kardeşliğini zedeleyen gıybet, nemime, iftira, kıskançlık, kin, intikam hepsi yasaklanmıştır.

Bakın bizim adımız, ehl-i sünnettir. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Şia’nın rakibi olsun diye teşekkül etmiş değildir. Ehl-i Şia da sünnet ehli olmak zorundadır, sünnet herkesi bağlar. Ehl-i sünnet ve’l cemaat olmak için, hakiki manada cemaat olmamız gerekmektedir. Peygamberimiz, “aleykümbilcemaa” buyuruyor, yani “Birliği sağlamak üzerinize bir borçtur.”

İslamî Hayat: Hocam siz Mekke’de öğrenim gördünüz, Peygamber Efendimiz`in yaşamış olduğu o coğrafyada eğitim görmek yapmak nasıl bir duygu?

Halil İbrahim Kutlay:
Yüksek İslam Enstitüsü sonrası on altı yıl Mekke’de İslamî tahsil imkanı bana Allah`ın büyük bir lütuf ve ikramı oldu. Ne kadar şükretsem azdır. Burada benim ve arkadaşlarımın Mekke’ye gitmelerine ve orada ihtisas yapmalarına vesile olan çok muhterem M. Emin SARAÇ hocamı minnet ve takdirle anmayı bir görev telakki ediyorum. 1958 yılından bu yana elli altı yıldır İstanbul’da Fatih Camiinde Fıkıh, Hadis, Tefsir dersleri veren ve seksen küsur yaşına rağmen ders vermeye devam eden, iki binden fazla İlahiyatçın, akademisyen, müftü ve vaizlerin yetişmesinde büyük katkısı olan bu değerli üstadımızı gençlerimiz mutlaka tanımalıdır.

Mekke’de önce Arap Dili Merkezinde öğrenim gördüm. Ardından Yüksek Lisans ve doktora yaptım. Mekkeli, Medineli, Suriyeli, Iraklı, özellikle Ezher Üniversitesi mezunu çok değerli Mısır’lı üstadlardan, Erzurum’lu Hattat Mustafa Necati Efendi’nin; şair, edib, mütefekkir, üstad Ali Ulvi Kurucu’nun sohbetlerinden istifade ettim. Abdülfettah Ebu Gudde, Muhammed Avvame, Abdurrahman Habenneke el-Meydanî, Muhammed Ali es-Sabunî gibi Suriyeli, Ahmed Abdurrezzak el-Kubeysî gibi Iraklı, Ahmed Fehmi Ebu Sünne, Seyyid Sakr, Muhammed Ebu Şehbe gibi Mısırlı üstadlardan ders aldım.

Mekke-i Mükerreme… Yeryüzünün en müstesna beldesi… Kâbe-i Muazzama’nın gölgesinde, Allah Rasûlü’nün hayatının elli üç yılını geçirdiği o mübarek beldede her şey size O’nu ve ashabını hatırlatıyor. Her an manevî atmosferin içerisindesiniz. Sık sık umreler, tavaflar yapıyorsunuz. Tadı tarif edilemeyecek manevî haz ve lezzetleri yaşıyorsunuz. Çoluk çocuk piknik yerimiz Arafat…

Mekke Ümmül-Kura Üniversitesi’nde her ülkeden farklı renk ve kültürlerden öğrenciler mevcut.. İslâm Kardeşliğini canlı olarak yaşıyorsunuz. Sürekli Arapça konuşuyor, Arapça tartışıyor, rüyalarınızı Arapça görmeye başlıyorsunuz. Türkiye’den gelen hacı ve umrecilere rehberlik yapıyor, onların dualarını alıyorsunuz. Her ay Medine-i Münevvere’ye gidip Efendimiz’i ziyaret etmek ne güzel bir imkân.

Rüyalarınız bile değişiyor, güzelleşiyor… Sürekli dua ile… zikirle… niyazla meşgulsünüz. On beş günlük umre yapanların anlattıkları o manevî lezzetleri siz on beş yıl yaşıyorsunuz. Yine de doyamıyorsunuz. Şükürler olsun Rabbime. Sizlere de nasib eylesin.

İslamî Hayat: Dönüşte İslami ilimleri Arapça olarak okutan bir üniversitede görev yapmaya başladınız. Fakülteniz hakkında birkaç kelime rica etsek?

Halil İbrahim Kutlay:
Şu anda Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde Hadis Anabilim Dalı öğretim üyesi olarak görev yapıyorum. Fakültemizde Türkiye’de ilk defa yüzde yüz Arapça eğitim yapılmaktadır. Bütün derslerde öğretim dili Arapçadır. Bu sebeple mezun öğrencilerimiz, hem İlahiyat hem de Arap Dili öğrenimi görmüş olacaklardır. Üç yıl önce kurulduğu için Fakültemizde Arapça hazırlık sınıfı yanında henüz sadece birinci ve ikinci sınıflarımız bulunmaktadır. Yüksek Lisans ve Doktora bölümlerine öğrenci kabul edilmektedir. Sekiz Suriyeli, iki Mısır’lı, iki Cezayirli, bir Ürdün’lü bir Iraklı, bir Yemenli hocamız bulunmaktadır. Hocalarımız Arap dili öğreniminde mütehassıs hocalardır. Batı Trakya, Türkistan, Afrika, hatta Arap ülkelerinden öğrencilerimiz var. Fakültemizde gerçekten güzel, seviyeli ve başarılı bir eğitim verilmektedir. Öğrenci-hoca ilişkileri gayet güzel. Fakültemizi bütün İmam hatipli kardeşlerime tavsiye ederim.

İslamî Hayat: Allah Razı olsun Hocam.

Halil İbrahim Kutlay:
Allah hepimizden razı olsun.
 
 

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.